Kaim
- May 6
- 4 min read
Updated: 5 days ago
Tarih: Yok.
An, bir an.
Belki gerçekten de mahşerdeyiz ve dünyada yaptıklarımız bize seyrettirilmekte.
Artık yazılmaya değer rüyalar değil, yarı açık gözlerle anahtar kelimelerle not almak kadarlıkta rüyalar görüyorum diye hayıflanıyordum. Dün gece yazılmaya değer, zaten de binlerce kez yazılmış bir rüya gördüm. Bir rüyaya geçiş yaptım, daha doğrusu. Rüyadan da uyanıklığıma.
Her yer gurbetmiş gibi hissediyorum. Sanırım hep böyle hissediyordum, küçükken de.
Küçüklüğümle şimdiliğim arasında hiçbir alaka, yani hiçbir fark yok.
Ölümü dümdüz deneyimleyecek değil de, ‘’tadacak’’ olmamız enteresan değil mi? (21:35).
Kulu Rabb’ine kavuşturmanın -veya kulun kendi iradesiyle Rabb’ine kavuşmasının- büyük sevaplardan olması gerekirken nasıl olup da büyük günahlardan olduğunu anlayamıyorum sevgilim. İkisi arasında bir fark olmadığından mı?
—
Sırrın sırlığı kendine.
Alfa ve omega.
Bir varmış, bir yokmuş…
(1 = var, 0 = yok. 1 varmış 1 yokmuş, yani 1 = 0)
Akşamlar gece değildir ama geceler aynı zamanda akşamdır.
Sabahlarsa sabah bile değildir.
..
Rüyamda büyük devasa bir salonda, devasa işler yapıyorum, boyumu aşan fırçalarla. Çarşaf çarşaf kağıtları tuvalleri yerlere sermişim. Bu resimleri gizlice yapmam, kimseciklerin görmemesi gerekiyor. Ve fakat salona insanlar giriyor tek tük. Bunun sebep olduğu baskıyı ve içsel çatışmayı hissediyorum: gizleme mecburiyetini ve bunun imkansızlığını. Yaptıklarıma bir gözün bir bakışın değmemesi için durmam lazım aslında, ebatlarından ötürü saklayamasam da en azından yapıyor olduğumun görünmemesi lazım. Nasılsa, böyle bir seçeneğim yokmuş gibi bir durum söz konusu. Ama dert değil, perdesizliğin kendisi bir perde zaten.
Nitekim duramıyorum. Bir şey beni devam etmeye zorluyor. Beni öldürmeye beni yaşatmaya ant içmiş bu güce karşı çıkmayı uzun zaman önce bıraktım.
..
Perdeler teker teker aralandıkça, geride bir şey kalmadığını, olmadığını görüyorum.
Soyuldum, soyuldum ve benden bir şey kalmadı geriye.
Sırrım açığa çıktı sevgilim, beni örter misin?
Beni ört sevgilim.
Beni ört.
Nolur beni ört.
..
Jüpiter’in Yengeç burcuna geçtiği 2025 Haziran’ıydı.
Önce yaşıyor olduğum hissi gitti. Deneyimlediğim en tuhaf şeylerden biriydi bu. Ruhsal dünyama haftalarca, yaşıyor değil de yaşanıyor olduğum hissi hakim oldu. İzimi takip ediyorum. Sanki zaten bir şeyler olacaktıymış, veya zaten olacak olan oluyor, daha doğrusu çoktan oldu ve şu anda olmuş olması olmakta, gibi.
İlginçtir, bu ‘edilgenlik’ kendini hissettirmeye başladığında yapması zor gelen şeyler kolaylaştı. Veyahut onlar beni gerçekleştirmeye başladı. Edilgenliğimde etkinliğimi buldum. Bir hastaneye girdim mesela kaçak olarak.
Bir alıntı: İnsanlar sihirli mantar kullandığında, bir ‘’mantar deneyimi’’ni tecrübe ediyor zannediyoruz ama kendi bir organizma olarak mantar insan olmayı deneyimliyor aslında. Belki insan olmak da kainatın kendi kendini tecrübe etme etkinliğidir.
Evvelde kendi kendime tohumunu attığım, aslında hepimiz birer sözüz düşüncesi de bu sıralar iyice oturdu temellendi ve bir düşüncedense, artık görmezden gelmenin mümkün olmadığı yalın bir hakikat haline geldi. Buna dair delillerim mevcut.
Daha sonralar, Merkür’ün muhtemelen Oğlak’taki Venüs’e kavuşup, Ay’ın da Yengeç burcuna geçip Jüpiter’le kavuşum yaptığı günlerde, kendimi rüyada olmadığıma ikna edemediğim zamanlar geçirdim. Bunun aksine hala ikna edemiyorum kendimi. Edemem, çünkü bir başka yalın hakikat bu da.
Soru şu hatta: Rüyaların birer rüya olduğuna ve uyanmanın bir uyanmak olduğuna kendimizi nasıl ikna ettik asıl? Yaşam dediğimizin, ölmeden önce gördüğümüz son bir rüya olmadığına?
İnsanlarla görüşmenin beni mahvettiğini hissettiğim dönem de bu zamana tekabül ediyor sanırım. Burayı tam tanımlayamıyorum. Duymam gerekenlerden hep fazlasını duyduğumu hissettiğim, bunu saklamak zorunda olduğum ve çığlıklar atıp saklanmak istediğim dönem.
Bazen çığlıklar atmak yapılabilecek en makul şeymiş gibi geliyor insana. Sadece çığlıklar atmıyor olmamızdan daha büyük bir delilik düşünemiyorum hatta.
Her her şey şu iki şeyden biri olarak düşünülebilir sevgilim: aşk (=yaşam) ve ölüm. Bir’liğe meyleden, öğrenmek, kendimize almak katmak, kendimizi vermek istediğimiz her şeyi aşk/yaşam (= 1), kendimizden sökmek dökmek tükürmek kesmek istediğimiz her şeyi ölüm (= 0) şeklinde özetleyebiliriz.
Kendime katmak istemem, mecburi olarak, aynı zamanda onu yok etmek olduğuna göre,
Bana mugayır şeylerin, benden gayrı olduğu söylenemeyeceğine göre (yok etmek isediğim neden o’ydu),
Yani aşkla ölüm, aynı şeyin iki farklı hali olduğuna göre,
1 = 0
Yek eşittir yok diyebiliyoruz pekâla.
‘’Yok’tan var edilmiş olmayı’’ çok hafifçe farklı bir vurguyla, mayamızda yok olması (‘’to be’’ anlamında, yani ‘’Mayamızda yok var’’, mayamızda yok olmak da olur, zaten olmadığından sevgili musa) şeklinde okuyabiliyoruz.
Maya, meydan. Mey.
Ne hikmetse Ay’ın yine Jüpiter’le kavuşum ve hem Merkür hem Mars’la üçgen yaptığı günlerde bu düşünceler kalıcı bir hissiyata dönüşmeye başladı. Farkında olmadan bunun resimlerini yapmışım.
Geçtiğimiz haftalarda, bir Salı günü, Venüs’ün Boğa’ya geçtiği, Ay’ın Merkür’e ve Mars’a bu sefer karşı geldiği gündü. Uyandım ve kendimi yokmuş gibi hissederken buldum sevgilim. ‘’Hissetmek’’ demek saçma geliyor kulağa elbette bir varlığa atıf yaptığından. O sabah uyandım ve olmadığımı keşfettim, diyeyim.
Paradokstan kaçamamak…
Varım ben varım, varım. Bak kalkıyorum işte, birazdan kahvaltı yapıp dışarı çıkacağım. Olmasaydım bunları yapabilir miydim? Yoksam bunları yapan kim? Oluyor mu sanıyorsun şimdi bunları gerçekten?
Salı günleri Mars’la, o da Koç’la ilişkilendirildiğinden spor günüdür -aynı zamanda seans günüdür. Her Salı olduğu gibi rutinimi uyguladım. Neden bilmiyorum, sonuçta yokum. Rutinim beni uyguladı? Spora gittim ama spora gittim değil. Biri, bir şey, beni spora gitti.
Bütün günüm bu hissiyatı anlamlandırmaya çalışmakla geçti. Yaptığım hiçbir şeyin kendine içkin bir anlamı yoktu, herhangi bir ağırlığı, bir zorluğu veya kolaylığı yoktu çünkü zaten ben olmadığımdan yaptıklarım ettiklerim de yoktu.
Bir sabah uyandıktan sonra, uyandıktan sonra, aynaya bakıp şaşkınlıkla yüzündeki benlerin silindiğini gören adamın hikayesini hatırlıyorum. Yazmamıştım henüz bunu. Yazdırılıyor.
Mahşerdeyiz, sevgilim. Mahşerdeyiz ve dünyada yaptıklarımız bize seyrettirilmekte.
Olmadığım hissi birkaç haftadır varlığını sürdürüyor. Kendimi aksine ikna edemiyorum, var olduğumu delillendiremiyorum. Kendime bir türlü inanamıyorum.
Ben yokum birtanem. Ve ölmeden önce, olmadan önce tek bir dileğim var senden: Beni ikna et, beni kendime inandır.
Beni bu zalim uykunun azabından azad et.
Sevgilim, sakın beni anlama.
Beni anlayıp da anlayışına hapsetme.
Beni öldür sevgilim.
Beni öldür ve beni bana ispatla.





Comments