Maya
- Aisha K.

- 14 minutes ago
- 5 min read
Aşağıda yer alan öykü, bir rüya yorumu, bir dersin final ödevi, bir zaman bükme girişimi, bir SWOT analizi veya gerçek bir seans kesiti olabilir. Gerçek dediğimiz şey her neyse. Belki hiç yazılmamıştır, belki de okundukça yazılacaktır. (O halde oku.)
Haftaya görüşmelerle başlamıştı yine. Kendini bir rüyada yaşamadığına ikna edemediği Pazartesi günlerinden biriydi. Nur Hanım, iki seans arası, başını geriye, ayaklarını masasına uzatmış, sandalyesinde arkaya doğru yaslanmış tavanı seyrediyordu. Dikkat dağınıklığının saatlerce devam etmesi için bildirim yağmuruna bir kez maruz kalmanın yettiğini fark ettiğinden beri seans aralarında eline telefon almayı kendine yasaklamıştı.
Masanın üstünde Boethius’un Felsefe’nin Tesellisi kitabı kaldığı yer işaretlenmiş olarak ters bir şekilde duruyordu. Vatana ihanetten hüküm giymiş, son günlerini geçirmekte olan bir idam mahkumunun, yaşadığı elemden Felsefe ile yaptığı sohbet sayesinde adım adım kurtuluşunu anlatıyordu kitap. Gözü kitaba takıldı, bu da muhtemelen bitmeyecek, arkasındaki rafta yarım bırakılmış kitaplar yığınındaki yerini alacaktı. Bu konuda artık kendini suçlu hissetmekten vazgeçmişti.
Tam içi geçiyordu ki, zil çaldı. Genç danışanını karşılamak için ayağa kalktı. Ofisin ana kapısının yanındaki aynaya bakarak üstünü başını şöyle bir düzeltti. 30’larından beri göz kenarlarında belirginleşmekte olan çizgilerini süzdü bir saniye kadar.
Zühre Hanım kapıdaydı. Muhtemelen meslektaş olduklarından, bu genç kadınla ilgili adını tam koyamadığı bir aşinalık duygusu yaşıyordu. Kendisi danışanın ilk terapisti değildi. Yalnızca birkaç aydır görüşüyor olmalarına rağmen kendi tarzına hızla alışmıştı.
Genç kadını içeri buyur etti. Zühre Hanım’ın neredeyse sert denebilecek, kendinden emin adımlarla odaya yürüyüşünü arkasından takip etti. Ofise girince kapıyı arkasından kapattı ve cam kenarındaki bordo koltukta yerini aldı.
ZH: Merhaba, nasılsınız Nur Hanım?
NH: Teşekkür ederim, siz?
ZH: Teşekkür ederim, ben nasılım..
Her zamanki açılış şekilleri. Kadının ne getirdiğine her defasında içten bir merak duyuyordu.
ZH: Bir rüya gördüm.
NH: Buyrun, sizi dinliyorum.
ZH: Eski, tarihi bir mahkeme binasının önündeymişim. Dünya gündeminde sıkıca takip edilen bir dava varmış. Basın, halk bir sürü insan var kapıda. Size geçen hafta anlattığım grup terapileri dersim vardı ya, Işıl Hoca öfke konulu bir uygulama yaptırmıştı. O uygulamada bahsi geçen diğer hoca, Mehtap, nasılsa bu davada bilirkişi olarak görevliymiş. Sanığın ruh haliyle ilgili rapor sunacak veya süreçte ona eşlik etmek için tam bilmiyorum, ama ben de onun asistanıymışım. Bu durumdan.. nasıl desem, asistanı olduğum hocanın böyle dünya çapında bir davada yer almasından nemalanıyorum sanki. Gözlem için davaya gireceğim ben de, kapıdakilere hocamı kast ederek, o benim hocam diyerek gözlerinde kendimi bir konuma yerleştirmeye çalışıyorum, beni saysınlar istiyorum. Bir yandan da o akşama yetiştirmem gereken bir final ödevim var ama tabletim yanımda değil, bu yüzden bir acele ve panik yaşıyorum. Hem davayı kaçırmak istemiyorum, hem ödev teslimini. Bir sıkışmışlık, yetişemeyeceğim, vaktim yetmeyecek korkusu..
NH: Neler geliyor aklınıza? Öfke dediniz.. O dersinizi anlatırken o hocanızın kimsenin anlam veremediği inadından bahsetmiştiniz? Rüyanızda sizin bir yönünüzü temsil ediyor olsa, bu size dair ne söyler?
Yağmur başlamıştı, Zühre Hanım’ın bir an önce konuya girmesini istiyordu. Cama çarpan pıt pıt yağmur damlalarının dikkatini dağıtmasına izin vermemek için kendi içinde mücadele verdi.
ZH: Yani, öfke problemim olduğunu düşünüyorum açıkçası.. Doğru, anlamsız bir inadım olduğunu da düşünüyorum, inadın anlamsız olduğunu veya. Kendimde sinirimi bozan şeylerden biri bu. Hızlı parlıyorum mesela, bu huyumu bildiğim ve kalp kırmak da istemediğim için tutuyorum kendimi ortamdan çıkana kadar.. Bir şekilde başarıyorum bunu ama şişiriyor beni, yani çıkması lazım ama sakin sakin konuşma yetisine de gerçekten sahip değilim.
NH: Vardır belki inadınızın da öfkenizin de bir anlamı. Rüyanızda kendi değerinizi hocanızın bilinirliği üzerinden biçmişsiniz sanki. Neden sizce?
ZH: Hm. Ya o hocamla profesyonel bir sürece başlamak üzereyiz. Onu mesleki olarak zihnimde bir yere konumlandırdığım için, karakterinden de ötürü, gölgesinde kalacağımdan veya bana kendimi yetersiz hissettireceğinden korkuyor olabilirim?
NH: … Kendi potansiyelinizin gölgesinde kalmak ne diyor size?
ZH: Hmm, anladım. Böyle bir şey mümkün mü, ilginç. Beni ketliyor olabilir böyle bir şey. Yani bir idealim var kendimle ilgili, henüz o kişi olamamanın sancısından, kuyruk acısından hatta, ketleniyor muyum? Mesleki olarak olsun hobilerim olsun.. Kendi potansiyelimi mi kıskanıyorum?
NH: … Yolun sonunu hedeflerken, manzarayı kaçırıyorsunuz Zühre Hanım.
ZH: O hocanın giyim tarzı bana yakın bir arkadaşımı hatırlatıyor bir de, Berika’yı. O da zihnimi meşgul ediyor bu aralar. Aramız açıldı, sinir oluyorum ona bazı konularda.
NH: Hangi konularda?
ZH: Ya yıllardır aşamadığı bazı konular var, birincisi onları hala aşmamış olmasına uyuz oluyorum. İkincisi de bunların bana bakan tarafı oluyor, bana yansıttığı. Mesela bence beni annesi yerine koyduğu bir dinamiği var ve ona olan tepkisini bana yansıtıyor. Bu yüzden beni duymuyor, dinlemiyor bile, bana sorduğu soruları beni gerçekten merak ettiği için sormadığını hissediyorum.
NH: Siz neleri aşamıyorsunuz?
ZH: Aşamıyor olmayı?
NH: Bakın işte sinirimizi bozanlar bize sınırımızın ne olduğunu söylüyor. Sınırımız, sırrımızı.
ZH: Neymiş benim sırrım?
NH: Ben söyleyemem, sır, adı üstünde … Eminim hayatınızda sizi sinirlendirebilecek pek çok başka şeyle karşılaşıyorsunuzdur. Sizce de dikkatinizi - sinirinizi özellikle çeken şeyler size dair bir şey söylemiyor mu?
ZH: Arkadaşımdan yapamayacağı bir şeyi bekleyip, sonra bu yüzden ona kızıyor muyum?
NH: Henüz yapamayacağı. Belki de ondaki potansiyeli görüyorsunuz, aslında gerçekten yapabileceği bir şeyi görüp, bunu hemen şimdi yapsın istiyorsunuz. Zamanlama hatası yapıyorsunuz. O kişi adına aceleye kapılıyorsunuz.
ZH: Bu da haksızlık tabi, bencilce.
NH: Etiketlemenize gerek yok illa. Yargılamayın kendinizi rüyanızdaki gibi. Başkalarının potansiyelini görme yeteneğinizden kaynaklanıyor aslında. Mesleğinize de uygun düşününce. Bakın, insana dair hiçbir haslet tek başına olumlu veya olumsuz olamaz, artı veya eksi olarak etiketlenemez. Hatta sonuçları bile. Sonucun sonucunu henüz bilmiyoruz çünkü, neyin neye dönüşebileceğini bilmek için her an çok erken. Hükümlerimizin hepsi peşin hüküm. Her şeyin en az iki yüzü var, siz madalyonun hangi yüzünü takıyorsunuz? Önemli olan neyi nasıl çerçevelediğimiz, manzaraya nereden baktığımız. Mesele tamamen çerçeveleme meselesi.
ZH: E bunlar bilmediğim şeyler değil ki.
Nur Hanım bu ifade karşısında uyanıveren gıcıklığını bastırdı.
NH: Bildiğiniz ama unuttuğunuz. Rüyanız hatırlatmak istemiş.
ZH: N’apacağım ben yani?
NH: Orası sizin bileceğiniz iş.
ZH: Siz de ser verip sır vermiyorsunuz.
NH: Sır sizde, Zühre Hanım.
Az önceki gıcıklığının intikamını almıştı.
ZH: …
NH: Bu aceleniz neye sizce?
ZH: Bilmem, ben hep acele ederim. Yani bir yerden bir yere giderken değil sadece, evin içinde bir odadan diğerine geçerken de koşturuyorum. Yarının işini bile yarına bırakmak istemiyorum. Dışarıda yürürken de sinirleniyorum insanlar yavaş diye.
NH: Neye yetişmeye çalışıyorsunuz?
ZH: Davaya, ödev teslimine… Gittiğim yere?
NH: Nereye gidiyorsunuz?
ZH: Gittiğim yer.. Varış noktası..? Ölümüm mü? Aa, final ödevi..
NH: Zaten öleceksiniz, niye acele ediyorsunuz ki?
ZH: …
NH: Siz can’ınıza susadınız diye, başkalarının da sizinle aynı hızda ölmesini, yani yaşamasını, niye bekliyorsunuz?
ZH: …
NH: Semptom şifadır, Zühre Hanım. Hafta-
‘’-ya görüşmek üzere’’ diyemeden uyandı. Tam bir seanslık rüya görmesine müsaade eden uykusu ne diye cümlesini tamamlatmamıştı ki? Bunu, rüyayı yazması gerektiğine dair bir işaret olarak aldı. Uykularımızın yarıda kestiği cümleleri hikayemiz tamamlıyor zaten, diye geçirdi aklından.
Bir yandan neden böyle bir rüya görmüş olabileceğini düşünüyordu. Danışan kadının tanıdık hissettirmesinin sebebi meslektaşı olması değil, kendi gençliği olmasıydı. Tamam yine ufak tefek tahammülsüzlükleri oluyordu ama öyle eskisi gibi değildi ki.
Zil çaldı, bir sonraki randevusu gelmişti. Masanın üstündeki ajandaya hızlıca ‘’rüya: seans’’ diye not alıp kapıya yöneldi. Aynaya bakarken hızlıca üstünü başını düzeltti, göz kenarlarındaki kırışıklıklara hızlı bir bakış atıp kapıyı açtı.
Yalnızca birkaç seanstır görüştüğü, lâl mi yakut mu bir türlü emin olamadığı küpeleri dışında takı takmayan, başından beri aşinası gibi hissettiren 50’lerinin sonlarındaki Mahper Hanım’ı içeri buyur etti.





Comments