Pesa!
- Aisha K.

- Sep 18, 2025
- 3 min read
Updated: Dec 9, 2025
18 Eylül 2025, Perşembe
09:09, Gloria Jeans
Sırra şahitlik
Ne kadar uğraşırsan uğraş,
Zamanın hikmetine erişemeyeceksin.
Öyleyse yaşadığın ânın tadını çıkar!
Rüyamdan hatırımda kalan iki sahne var.
Bir havalimanındayım. Bankoda. Bankonun ardında babannem varmış, onu görmek istiyorum. Halam üzerinden iletişim kurabilirim ancak ama benimle görüşmüyor. Ve öte taraftan biriyle iletişimimin olması gerekiyor bankodan geçebilmek için, bir izin bir onay. Geçeyim yine de diyorum ama pasaportum üstümde değil, sistemde de adım görünmüyor (İsmimi tam söylemiyorum sanırım, bulamaz tabi, tam söylemem gerekirdi. Üstelik yanımda olmayan şey de bir kimlik belgesi iken) ve halama da ulaşamıyorum. Onlar gitmeden yakalamam lazım vaktim çok kısıtlı. Bir acelecilik hali beni esir almış, veya ben bir acelecilik haline esir olmuşum.
Halam halâ benimle konuşmuyor.
Güvenlikte iki beyefendi var, onlardan rica ediyorum, sistemden ismimi kontrol edip benden belge isteyene değil de öteki’ne. Sanki beni onun anlayacağını biliyorum. Beni geçiriverin vedalaşıp geleyim, diyorum. Aslında normal bir yolculuğa çıkacak sadece ama sanki veda etmezsem ölüp gidecekmiş, ölüp de gidecekmiş gibi hissediyorum.
Babannem vefat etti bu arada.
Tam kendimi olumsuz bir cevaba hazırlarken tamam diyor talebime. Veda etmeyi anlıyor çünkü, vedanın manasını ve bunun ne denli kavurucu bir ihtiyaç olduğunu.
Yapmam gereken tek şey talep etmekmiş. Bunun bu kadar kolayca çözülüvermesine, hallolmasına şaşırıyorum. Bu konuda çeşitli aydınlanmalar yaşıyorum zaten bir süredir. Dile getirme ve söz ve kelam üzerine.
Talep etmek vedaya sebep mi oldu yoksa aslında zaten veda etmek için mi talep ettim? Talep ve veda, uzanmak ve kaybetmek, ikisinin iç dışalığı.
Güvenlikten geçiyorum. Arkalarda, muhtemelen alt katlarda küçük bir oda. Babannemi düşünüyorum, dağ gibi bir kadın. Nursima karşılıyor içeride, veya ondan bir not bir mesaj, beni karşılayan ondan bir söz, O yani. Kıl payı kaçırmışım gidenleri. Odaya giriyorum eşyalar falan var, hatıra dolu kutular, kağıtlar fotoğraflar, ama kimsecikler yok.
İkinci sahne (Azizlik’e çıkabilmek için Azizlik’ten çıkmak)
Taşınacakmışım, Azizlik adında bir yere. Aynı isimde ama farklı bir konuma taşınmak. İsmin aynı olması ama mananın değişmesi, veya tam tersi, dış mekan, sûret, cisim, konum farklı; içinde yaşayan ve yaşayacak olan aynı, sadece yeni bir hâli. Ayşe’nin anlamının sürekli değişmesi gibi, hem hiçbir şeyin değişmemesi hem her şeyin değişmesi o halde değişenin ne olması gibi.
Değişen şey konum demek ki, konu’m, konduğum yer. Oradan oraya taşıyoruz ve taşınıyoruz ama isim aynı.
Ben birkaç çanta eşya taşımak için gidiyorum yeni eve. Önden görmek de istiyorum. Yine aynı ilçede ama o kadar sarp bir kayalığın tepesinde ki sokak. Ulaşımı neredeyse imkansız, burada oturmak için hakkaten deli olmak gerekiyor. Bu yüzden çok talep gören bir daire değil. Ulaşmak için ödenmesi gereken bedeli kira ücretinden düşmüşler. Hem bedava hem ateş pahası. Bu yüzden biz de uyguna bulmuşuz, benim için uygun yani, bana uyar, uymuş, çıkarız canım o yolu ne var, demişiz. Çıkarız o eve.
Tırmanıyorum kayalığı. Zirveye tam birkaç adım kala, minicik bir düzlüğün üstünde dengemi korumaya çalışırken yükseklikten başım dönüyor, dengemi kaybetmek üzereyim, düşeceğim zannediyorum. Yükseklikten mi ayağımın altındaki zeminin yeterince geniş olmamasından mı? Son bir şey kaldı halbuki yapmam gereken. Elimi yukarı uzatıp zemine tutunup kendimi yukarı çekeceğim ve sokaktayım. Azizlikteyim.
Buraya kadar gelmişim, düşmek üzere buluyorum kendimi. Düşmek üzere buraya gelmiş olabilir miyim?
Çantaları atıyorum yukarı. Dengemi tekrar bulayım, başdönmem geçsin diye şöyle bir dinleneyim diyorum. Sorunlarımdan biri de bu zaten: Durduğum yerde olduğum yerde konduğum yerde duramamak. Aceleciliğe esir oluyorum. Bi dur da. Bir dur da, yüzünü manzaraya çevir.
Öyle yapıyorum. Başka şansım yokmuş daha doğrusu. Ve tabi manzara beni olduğum yere mıhlıyor. Ve de sırlıyor.
Beni kendimden saklıyor.
Tam düşecekken ben mi sırra tutunuyorum, yoksa o mu beni tutuyor.
Bir çıksam, çektiklerime değecekmiş meğerse (kendimi ve yüklerimi yukarı çekişim), çünkü manzara. Boğaz, gerdanlığı iki köprüsü, İstanbul yani gözlerimin önünde sereserpilmiş. Elena Ledda’nın Pesa şarkısıyla paylaştığım gün batımı fotoğrafı gibi bir manzara, kızıl bir gün batımı.
Hem ihtişamlı, muazzam, coşkun, bir parça hazin; dokunsan ağlayacak halde bırakan, hayretten bağrım çatlayacak da gözlerimden taşacakmış gibi, ve fakat tam ve hafif, yani hiç hissettiğim bir an.
Veya,
hep ve hiç,
yek ve yok hissettiğim.
Hicran’ın manasının kelimenin fonetiğinden taştığını düşünüyorum.
Pesa’nın sözlerine baktım, tıpkı müziği gibiymiş. İnsanı çağlatan aynı anda yakıp yıkan, öldürüp dirilten, soluk soluğa savaşır gibi: kılıç vurur, bir darbeyi kucaklayıp kendine katar gibi, ibadet eder, yahut aşk yapar gibi dinlenilesi bir şarkı.
‘’Hicran’’ gibi sireti suretine, canı tenine cuk oturan bir eser.
Hem bir ağıt hem bir marş, yani bir destan.
Manzaraya ve yaşattıklarına uygun bir şarkı seçmişim bilmeden. Veya demek ki Sardunyaca da biliyorum.
O akşam o gün batımını seyrederken de aslında acelem vardı bir yere yetişmem gerekiyordu, ama ben elimde kuruyemiş paketi, gözlerimi manzaradan alamadan olduğum yere mıhlanmıştım. Aceleciliğe esir olmaktansa ihtişama şahitlik etmeyi tercih etmiştim. Tercihi ben etmedim gerçi, başka şansım yoktu.
İşittim ve itaat ettim.
Ben kimim de beni affetmeyesin ya Rab.
ve yaşadığım müddetçe,
beni günahsızlıktan, günahsızlığı da benden muhafaza et.
Beni yaşat.
Şefkatinin tadına varabilelim diye acziyeti, bağışlayıcılığına mazhar olabilelim diye bize günahı bahşedene şükürler olsun.
kâh çıkarım gökyüzüne seyrederim âlemi,
kâh inerim yeryüzüne seyreder âlem beni.





Comments