I've lost my words the way I lost my lines.

Çizgilerimi kaybettiğim gibi kelimelerimi de kaybettim. Bunlar hep kendimden uzaklaşmamdan. Bilmiyorum, belki de sadece değişimdir.


Hepsini tekrardan bulmayı umuyorum.

Hakkında yazmak istediğim pek çok şey var aslında. Mimari, psikoloji, şahsi, felsefi, dinler tarihi, gezi yazıları belki (I used to be good at this), tek cümlelik çıkarımlar vs. Hem genel, hem spesifik olarak üzerine eğilmek istediğim konular var. Son iki senede aslında okuduğum, hakkında düşündüğüm çok fazla şey var. Bunları derleyip hiçbir halt olmayacaksa da toparlamam gerekiyor, bir araya getirmem, bağlamam, sonuçlandırmam lazım. Bir ihtiyaç bu. Yazdığım şuncacık şeyin bile iyi geldiğini hissediyorum. Çizmek de istiyorum. Sayfalarda kendime alan açıp kendimi bulmak. Çizgilerimle ilgili şöyle hissediyorum. Bulunmaya çok yakınlar. Fakat adımlar atmam gerekiyor. Bense insanlardan uzaklaştım. Kesinlikle gitmem gereken müzeler var mesela. Bir arkeoloji müzesi bilhassa. Bu İstanbul'dakinde bir restorasyondur sürüp gidiyor, o yüzden her yeri ziyarete açık değil. Nasıl ifade edilir... Sanki kendi çizgilerimi tekrar bulmak için insanlığın -mümkün olan en eski zamanlardan itibaren- estetik üretimine/katkısına en başından şahitlik edip, en baştan serpilmem, evrilmem gerekiyor. Ancak öyle kendimi bulurmuşum gibi. Tarih okumak da böyledir belki -yani bunu sağlıyordur. Tarih, sanatsal üretim deyince... Çeşitlilik ve çokluk insanı hayrete/dehşete düşürüyor. Gözümün önünden geçiyor neredeyse, üretilmiş olan, üretilebilecek olan, her türlü alandaki her tür eser. Devasa bir birikim var, büyümeye devam ediyor. Bir yandan değer-liliği azalıyor mu peki? Sümerler'den kalma toprak bir testi üzerindeki zikzaklar, Yunanlılar'ın sütun başlıklarındaki süslemeleri, Mısır'ın papirüslerinde bir lotus çiçeği, Fransa'daki mağaralardan birindeki el izleri, bizonlar ve aslanlar, yılan boynuzundan kolyeler, deniz kabuğundan küpeler, mevcut binbir çeşit yiyecek (yemek estetiği diye bir şey var -olmalı-, bunun üzerinde düşünmek istiyorum bir ara), onca şiir ve şarkı, Hayyam'ın dizeleri, devasa bir mancınık, hayran olduğum Ayasofya, iç yakan bir Fairuz parçası, yürek burkan bir ağıt bir türkü, Hindistan'da Mahabat Makbara (bir bina sırf fotoğrafından insanın içini nasıl titretir -titretebilmeli), Hamra Sarayı'nın kemerleri, St. Petersburg Katedrali'nin kubbelerindeki oynaklık, annemin bilgeliği, kardeşimin titrek çizgileri, bir İlhami Atalay tablosu, ufak ve tombul bir tanrıça heykeli... Üretilmişlerin ve üretilebileceklerin sayısı sonsuz, kombinasyonlar sonsuz. İnsanlığın rüyaları sınırsız. Yaşamış ve yaşayacak insan sayısının, kendi iç dünyaları katınca şey söz konusu. Çarpı tarihler, tanrı ve tanrıçalar, kuşlar ve çocuklar. Kendime, günüme, haftama, ufak tefek planlarıma, güvenmediğim projelerime düzen vermeye ihtiyacım var. Anneannemi ve kardeşlerimi özlüyorum. Birilerini, bir şeyleri hep özlüyorum. Özlemek durumunda kalıyorum. Önümüzdeki aylarda hem ailemi hem sevdiğimi özleyeceğim. Ama özlemin insanı geliştirmek gibi bir huyu var. Acı gibi. Yani özlem acı aslında zaten. Kimyasal yoksunluk aynı zamanda. Çok enteresan, özlem insana kendisi hakkında çok şey öğretiyor. Gerçi öfke, sevgi, şiddet de öyle -yani doğal aslında, enteresanlık bir durum yok. Fakat bunu deneyimlemenin insanı tatmin eden bir tarafı var. Hayretimiz bol olsun. İnsana bakışım zamanla değişiyor. Böyle aklıma geldiği gibi yazmayalı çok uzun zaman olmuş. İngilizce'yle karıştırmamaya çalışıyorum ki, ikisi de berraklaşsın. Ciao.

51 views

Recent Posts

See All